Bu sabah uyandığımızda Türkiye halkı olarak son zamanlarda olağanlaşmış bir trajediye şahitlik ederek uyandık. Haberi gördüğümüzde birçoğumuz ciddi derecede sarsıldık ve derin bir üzüntüye kapıldık. Eski eşi tarafından bir restoranda boğazı kesilerek öldürülen Emine Bulut fazla kan kaybetmemek için boğazını tuttuğunda, "Ölmek istemiyorum!" diye bağırıyordu. Maalesef o anda yanında bulunan kızı ise kendi gözleriyle annesinin katledilişine tanıklık etti. Bir caninin bıçağı birden fazla can aldı, hepimizi kanadıkırık bıraktı...
Türkiye'de kadına şiddet olayları alışık olduğumuz bir durum artık. Kadınlar, eşleri, sevgilileri yahut iş arkadaşları vs. tarafından sistematik şiddete maruz kalıyor. Maalesef, Türkiye'de kadınların eğitimi ve sosyal hakları gibi meseleler hala belli bir sosyal taban tarafınca ciddi bir tabu olarak görülüyor. Doğumundan itibaren kızçesinin ne yapması, nasıl konuşması, neleri beğenmesi hakkında ciddi baskı uygulayan "basmakalıp" ebeveyn modeli, bireyin gelişimindeki en büyük engel konumunda. Ülkede, küçük çocukların büyükleri yanında susmaları gerektiği, konuşmamalarının öğütlendiği bir ortamda, özgüvensiz ve çarpık bir birey tezahürü ortaya çıkıyor. En temel sistematik "aile şiddeti/aile terbiyesi" kız çocuk ve erkek çocuk bireylerin üzerinde ciddi kişilik bozukluklarına yol açıyor ve onlarda öfke problemini de tetikleyen bir unsur haline geliyor. Ya da canı yandığında bir çocuktan canını acıtan şeyden intikam almasının istenmesi, üzüldüğünde senin canını o mu yaktı deyip, bir sehpayı dövmek. Bu belki de çocuğa verilen temel eğitimin sevginin yanında şiddet olduğunu gösteriyor ve şiddet çok daha reaksiyoner bir tepki olarak karşısına çıkıyor çocuğunun. Çocuk canının yanmasına şiddet uygulayarak tepki göstermeyi öğreniyor doğduğundan beri... Üstelik kız çocukların okutulmadığı, anne babanın gönlünce evlendirildiği bir durumda, o kızçe zaten o ateşin içinde yanıp kavrulmuyor mu? Doğduğundan itibaren sürekli bir trajediyi deneyimliyor belki, bir insanın kaldırabileceğinden fazla trajedi... Ailesinden şiddet gören kadın, çareyi başka bir erkeğin kollarında arıyor. Fakat, orada da kanadıkırık kalıyor. Yıllarca aldığı "aile terbiyesi" ile ailenin büyüğü konumuna gelen erkek, kendisinin yanında karısının konuşmasını kendisine yapılan bir "terbiyesizlik" olarak görüyor. Kadın her sesini yükselttiğinde erkeğin otoritesi yıkılıyor ve canı yanıyor. Bu duruma karşılık olarak da otoritesini kaybettiğinde kendini savunma olarak başvurduğu ilk yöntem aklına geliyor; şiddet... Üzülerek söylüyorum ki, şiddet Türkiye'de "iktidar yapının" kendini savunmak için kullanmaktan çekinmediği bir yöntem. Kadına, çocuğa, trans bireye, göçmene uygulanan şiddet, iktidarın yerini "sağlamlaştırmasına" yol açıyor, ya da öyle zannediliyor. Özgüvensiz ve akılsız bir iktidar olur mu da sonranın sorusu olsun.
Şiddet kimin suçu peki? Şiddet fiili gerçekleştiren failin suçu mudur? Ya da failin oluşumunda etki gösteren süreç ya da faillerin bunda payı var mıdır? Çocuk yere düşüp, canı yandığında vur yere diyen ebeveynin bunda payı yok mudur? Büyüklerin yanında konuşulmaz diyenin? Çocuğunun yaşam hakkına saygı duymayanın? Kızını okutmayıp, onu yanlış kaçış yolları aramaya iten ailenin? Suçlu sadece son fail midir, yoksa hepimiz suçlu muyuz? Eğer öyle ise vurun kahpeye, Kambura'da yakacak daha çok ev var. Ama bilin ki, biz ölmek istemiyoruz!